Kubilay: Türkiye’nin başka devletlerin kapısında sürünmesine gerek yok

Parti Sözcümüz Günay Kubilay, genel merkezimizde basın toplantısı düzenleyerek güncel gelişmeleri değerlendirdi. Son dönemlerde karara bağlanan kritik davalar, anayasa ve rejim tartışmaları ve ekonomi konu başlıklarına değinen Kubilay şunları söyledi:

Bugünkü birinci konu başlığımız Ergenekon davası olacak. Bildiğiniz gibi 12 yıl süren Ergenekon Davası, Yargıtay’ın bozma kararından sonra beratla sonuçlanmış oldu. Karara bakıldığı zaman Türkiye’de Ergenekon adında bir örgütün bulunmadığını, öte yandan da örgüt üyeliğiyle suçlanan 235 kişinin tamamının beraat ettiğini gördük. Karar’da Türkiye’de Gladyo, Kontr-Gerila, JİT, JİTEM, Ergenekon adı altında hiçbir şekilde derin devlet ve özel savaş aygıtlarının olmadığını ileri sürülüyor. 90’lı yıllarda Kürt illerindeki sıkıyönetim ve OHAL dönemlerinde derin devlet örgütleri eliyle yargısız infazlar, faili meçhuller, kayıplar hiç olmamış, insanlık suçları hiç işlenmemiş gibi.

Susurluk’ta derin devlet çetesi ortaya çıktı

Ben 90’lı yılları anmışken 90’lı yılların ilk faili meçhulü olan sayın Vedat Aydın’ı ve onun şahsında  faili meçhulle yaşamını yitirenleri saygı ile anmak istiyorum. Evet karara bakılırsa o yıllarda açık, şeffaf, hukuka bağlı, insan haklarına saygılı, demokratik bir devlet var! Oysa ki 3 Kasım 1996’da susurluk kazasıyla birlikte devlet, ülkücü mafya, siyaset üçgeninde görülen bütün ilişkiler; belgeler, tanıklıklar ışığında ortaya çıkmıştı. Derin devlet çetesi açığa çıkmıştı. 

Erdoğan “Ben davanın savcısıyım” dedi

O dönemin Refah Partili Başbakanı (Necmettin) Erbakan buna fasa fiso demiş, aynı zamanda Erbakan’ın ortağı olan Çiller de hatırlayacağınız üzere “devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir” demişti. Susurluk gibi şeytan üçgeninde cereyan eden devlet, mafya ve çete üçlüsünün teşhir olmasından kısa süre sonra bu dosyanın üzerini örttüler ve uzun süre kapalı kaldı. 

Ne hikmetse 12 yıl aradan sonra Fethullahçı savcılar, polisler AKP ortaklığı ile devleti bu karanlık yapıdan temizlemek için bir karar almışlar, operasyonlara başlamışlardı. Hatırlanacağı gibi Erdoğan da “ben bu davanın savcısıyım” demişti. Ne var ki tutuklananlar arasında Susurluk çetesinde adı geçen bazı kişiler olmasına rağmen tutuklananların içerisindeki isimlerin bu çeteyle bir ilgisi olmadığı kısa süre sonra anlaşılmıştı.

AKP’nin de Fethullahçıların da devleti çetelerden temizlemek gibi bir derdi yoktu

Kaldı ki demokratik kamuoyu ne Fethullahçıların ne AKP’nin böyle bir derdinin olmadığını, devlet içinde yuvalanmış yapıları tasfiye amaçları olmadığını kısa süre sonra fark ettiler. Karar, davanın pek çok  faili meçhul cinayetin, kaybın, insanlık suçunun açığa çıkarılması, yargılanması ve cezalandırılması amacını taşımadığını gösteriyor. 

Ergenekon geniş bir tasfiye girişimine dayanak yapıldı

Oysa davanın amacı geniş bir tasfiye girişimine Ergenekon Davası dayanak yapıldı. Hem ordu içinde istenmeyen kadrolar hem de pek çok siyasetçi, gazeteci, yazar bu örgütün uzantısı gibi gösterilerek tasfiye edilmek istendi. Bu nedenle de kısa bir süre sonra “silahlı kuvvetlere kumpas kuruldu” denilerek özellikle 15 Temmuz’dan sonra Ergenekon, Balyoz gibi davaların polisleri, savcıları, yargıtay üyeleri meslekten atılıp tutuklanırken Ergenekon Davası’nda yargılananların hepsi tahliye edildiler ve geçen günlerde de beraat etmiş oldular. 

Tarihsel rövanş haline gelen 3 dava

Aslında Fethullahçılar ve AKP kurmayları açısından o dönem 3 dava tarihsel bir rövanş niteliğindeydi ve bunların her biri birer kumpas davası olarak tarihe geçti. Bunlardan birisi biraz önce anlattığım Ergenekon davasıydı. Ergenekon adı altında sözde özel savaş aygıtlarının derin devlet çetelerini tasfiye etmek amacıyla yola çıktılar ama bunun içerisinde de akademisyen, yazar, gazeteci olan etkili Kemalistleri tasfiye etmek istiyorlardı. 

Kürtler ve sosyalistler davalarla tasfiye edilmek istendi

Bu kumpas davaları içinde ikincisi KCK davası içindeki Kürt siyasetine yönelik tasfiye operasyonuydu. Hatırlarsınız o kelepçeli fotoğraf herkesin zihnindedir. Kürt sorununda etkili olan, sözü dinlenen bütün siyasetçiler KCK adı altında tutuklandılar, uzun yıllar hapislerde kaldılar. 

Bir diğer 3’üncü kumpas davası ise sosyalistlere yapılmıştı. Sosyalistlerin önemli bir kısmı da Kürt siyasi hareketi ile bir ortak gelecek tahayyülü içerisinde olan, eşit haklar temelinde Türkiye’nin bütün halklarıyla bir arada yaşamak isteyen, özellikle Kürtlerin kendi siyasi geleceğini kendisinin tayin etmesi gerektiğini düşünen birçok sosyalist silahlı örgütlere üye olma suçuyla yargılandı ve ceza aldılar. 

Tarihsel rövanş davaları ile engel gördükleri her yapıyı tasfiye etmek istediler

Değerli arkadaşlar görülüyor ki sadece Fethullahçılar değil Fethullah Gülen ile kutsal bir ittifak içinde olan AKP, bu tarihsel rövanşı birlikte yürüttüler. Çünkü bugün görüyoruz ki ister bir otoriter rejim tahayyülü olsun isterse onların gördükleri itaatkar bir toplum tahayyülü olsun bunların önünde engel gördükleri bütün farklı görüşlerden kadroları şu ya da bu şekilde tasfiye etmek, kendi yollarını açmak istediler. 

Özel savaş aygıtları dağıtılmalı, örtülü ödenek kaldırılmalıdır

Sonuç olarak hangi ad altında olursa olsun gizli savaş aygıtları özel savaş örgütleri dağıtılmalıdır. Bunlara büyük ölçüde kaynak sağlayan örtülü ödenek de kaldırılmalıdır. 

Bir devletin bünyesinde bu tür gizli savaş örgütleri oldukça o ülkede herhangi bir demokratikleşmeden asla söz edilemez. Bu ülkede vicdanı olan herkes insan hakları örgütlerinin kayıtlarına da geçtiği gibi özellikle 90’lı yıllardan başlayarak günümüze kadar uzanan 17 bin 500 faili meçhul cinayetin işlendiğini biliyor. Aynı zamanda buna eşlik eden büyük kayıplar var, eğer gerçekten çoğulcu bir demokrasi ve onurlu bir barışa kapı açılacaksa bu geçmişle yüzleşme ve hakikatte ulaşmaktan geçiyor. 

Meclis’te hakikatler komisyonu kurulmalıdır

O yüzden de 744 haftadır kaybedilen yakınlarını arayan, hakikate ulaşmaya çalışan Cumartesi Anneleri’ni, kayıp yakınlarını hiç kimse görmezden gelemez, onların derin acılarını hissetmiyorum diyemez. Biz bu vesileyle hükümeti Cumartesi Anneleri’ne karşı hoyratça davranıştan vazgeçmeye ve saldırılarına son vermeye çağırıyoruz. 45 haftadır Cumartesi Anneleri’ne, kayıp yakınlarına kapatılmış olan Galatasaray Meydanı’nın yeniden açılmasını istiyoruz. Parlamento’da hakikatler komisyonu kurulmalıdır. Kayıpların akıbeti açığa çıkarılmalı, sorumlular ve failler yargı önüne çıkarılana kadar bu süreç işletilmelidir. 

23 Haziran seçimlerinden önce demokratik anayasa çağrısı yaptık

Diğer bir konu başlığımız ise yeni anayasa önerilerimiz ile ilgili yapılan tartışmalara dairdir. Bildiğiniz gibi henüz İstanbul seçimleri 23 Haziran’da yenilenmemişken aynı zamanda Türkiye’nin demokratik geleceğine bir pencere açılması umuduyla, bunun demokratik bir çerçeveye kavuşması, yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüşmesi amacıyla, HDP bir demokratik anayasa ve demokratik ittifak çağrısı yapmıştı. Çeşitli siyasi çevrelerden bu konuda bazı görüşler belirtilmişti.

Anayasa konusunda rehabilite ve restorasyon önermiyoruz

Demokratik anayasa konusunda genel çerçeve ve ilkeler konusunda birkaç konunun altını çizme ihtiyacı doğmuştur. HDP, 7 Haziran sonrasında da görüldüğü gibi toplumun çoğunluk desteğini yitirmiş, meşruiyet krizi içine girmiş Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında topluma dayatılan tek adam rejimini rehabilite etme ve restore etme amacıyla bir anayasa önerisinde bulunmuyor.

Yeni anayasa Kürt sorunu ve Alevi sorunu gibi köklü sorunları çözmelidir

Biz köklü ve kapsamlı bir anayasa önerisinde bulunuyoruz. Herşeyden önce bu anayasa başta Kürt sorunu ve Alevi sorunu olmak kaydıyla, başta tarihten bugüne bakiye kalmış sorunlar olmak üzere işçi ve emekçisiyle Türkiye’nin çok kimlikli, çok inançlı, çok dilli yapısını kapsayacak yeni bir  toplumsal sözleşme yapılması önerisidir HDP’nin önerisi. Dolayısıyla hak eşitliği temelindeki böyle bir anayasa ancak Türkiye halklarının bizatihi kendi eseri olabilir.  Demokratik, ekolojik, özgürlükçü, sosyal bir anayasa isteyen herkesi ortak zeminde buluşmaya ve demokratik bir anayasa için birleşik mücadeleye çağırıyoruz.

Kürt sorunu askeri operasyonlarla çözülmez

Bu vesileyle artık Kürt sorununun askeri yöntemlerle çözülmeyeceği, sınır dışı operasyonlarla bir yere varılmayacağı anlaşılmıştır. Biz bütün iktidar ve muhalefet partilerine, bütün toplumsal muhalefete şu çağrıyı yapıyoruz. Artık askeri yöntemlerle, operasyonlarla bir çözüme varılamaz.

Türkiye’nin başka devletlerin kapısında sürünmesine gerek yok

O yüzden barışçıl yollarla bir demokratik çözüme kavuşturmak için herkesi ortak bir masa başında buluşmaya ve demokratik müzakere yöntemleriyle demokratik çözüme kavuşturulması talebimizi bir kez daha dile getiriyoruz. Bizim şu ya da bu büyük devletin kapısında Kürt sorunu nedeniyle Türkiye’nin sürünmesine gerek yoktur. Diyarbakır ile Ankara arasında kardeşlik hukukuna dayalı bir köprünün kurulması yeterlidir. 

Enflasyonun belli oranlarda düşmesi demek fiyatların düşmesi anlamına gelmez
 
Son olarak, ekonomi ile ilgili bir noktanın altını çizmek istiyorum. Geçen gün Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak bu Haziran ayı içerisinde enflasyonun düşme eğilimi içerisine girdiğini, daha önce yılbaşında açıkladığı yüzde 15 enflasyon hedefine ulaşılacağını söylemişti. Bakan Albayrak, bu dönemdeki enflasyon düşüşü ile fiyatlar arasında bir dengenin olmadığını ne yazık ki bunu söylerken açıklamıyor. Enflasyonun belli oranda düşmesi demek fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Siz pazara gittiğiniz zaman enflasyon kısmen düşmüş de olsa da domatesi, patatesi aynı fiyattan alıyorsunuz. Ama bu düşüşün nedeni Bakan Albayrak’ın ekonomiye yaptığı cila nedeniyle olmuyor. Bu bütünüyle yaz etkisi nedeniyle oluyor. Hatırlayalım, bundan kısa süre önce domatesi 8-10 liraya yiyorduk, şimdi 2-2,5 liraya yiyoruz. Tarlada ürün bol olduğu için 2,5 liraya yediğimiz domates, birkaç ay sonra yeniden fiyatları yükselecek ve tırmanacaktır. Bir başka deyişle, tarladan seraya doğru üretim yöneldikçe görülecektir ki sebze ve meyvede fiyatlar tekrar artacaktır. Dolayısıyla enflasyon düştü gibi palyatif oyunlarla oynama zamanı geçmiştir. 

Büyüme değil, küçülme büyümektedir

Bugün işsizliğin, yolsuzluğun, intiharların giderek arttığı bir dönemde sahici tedbirler almaya gerek vardır. Bugün Bakan Albayrak 2019’daki büyüme oranlarını yüzde 2.6 olarak açıklamıştı. O dönem OECD -2.6’dan söz etmişti, IMF ise -2,5 demişti. Aradaki o 5 puan fark bugün gerçekleşiyor. Bugün Türkiye’nin ilk çeyreğinde eksi 2.6 küçülmüştür. Yani büyüme değil küçülme giderek büyümektedir. Bunun anlamı şudur: tüketim azalıyor, üretim azalıyor, yatırım, ihracat azalıyor demektir. Dolayısıyla Hazine Bakanı buna paralel olarak açıkladığı bütçe açığı ise 2019’un 84 milyar lira idi. Daha 2019’un ilk 5 ayında bütçe açığı 64 milyar lira. Yani öngörülen bütçe açığının yüzde 80’i zaten gerçekleşmiş durumda. 

İhtiyaç akçesi kullanmak karşılıksız para basmaya benzer

Şimdi ne yapıyorlar, yine palyatif tedbirlerle, Merkez Bankası’ndaki ihtiyat akçesini bir yasal düzenlemeyle kullanarak bütçe açığını kapatmak istiyor. Biz Bakanı ve Hükümeti uyarıyoruz: Merkez Bankası’nın ihtiyaç akçesini bütçe açığına kullanmak demek, bu açığı tetikleyen iktisadi politikalardan geri dönüş yerine, karşılıksız para basmak demektir. Karşılıksız para basmak ise bugün Temmuz’da binde 1’lik düşüşlerle övünen Albayrak, hızla yükselecek enflasyon-devalüasyon döngüsü içerisinde ülkeyi bütünüyle geri dönüşü mümkün olmayan bir krizin, 90lı yıllara benzer bir krizin için sürükleyecektir. 

O yüzden bizim bütün işçilere, emekçilere, işsizlere, yoksullara çağrımız şudur. Bir an önce bu iktidardan kurtulmadıkça, ekonomik krizin de siyasi ve jeopolitik düzeyde yaşanan krizleri aşmak olanaklı olmayacaktır. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir